May 10th, 2012

Yeniye … Düşlenene…

Yaratım sürecinin tavan yaptığı günlerin içinden geçiyoruz…

İstediklerimiz olumlu ya da olumsuz algısına ve yargısına girmeden hayatımıza girmek için koşturuyorlar bu günlerde…

Düşünüklerimiz ve inandıklarımız daha çabuk görünür oluyorlar kanlı canlı günlük hayatımızda…

Ve içine enerji akıttığımız her şey çok hızlı bir şekilde büyüyüp meyve veriyor…

……..

Yer açmak lazım…

İstediklerimizin hayatımıza kendi farkındalığımızda dolabilmesi için…

İmkan vermek, alan tanımak lazım…

İstediklerimizi bilip, onları ağarlayacak enerji boşluğunu hazırlayıp, boşluğun kendince değil, nasıl olsa dolacak ‘kendimce’ dolmasına imkan vermek lazım.-))

……

Ne yapalım en güncelde?

-Telefon rehberinizi temizleyin..Artık görüşmediğiniz,kim olduğunu hatırlamadığınız, korkudan ‘ya lazım olursa’ diye tuttuğunuz her numara bilgisini silin…

-Maillerinizi gözden geçirin.Eskiye dair ve artık size hizmet etmeyen ama yer tutan her maili temizleyin..

- Facebook kişi listenizi gözden geçirin;laf olsun diye listenizde olan ,histe arkadaşınız olmadığı halde görüntüde olan kişileri ayıklayıp yer açın.

-Kitaplarınızı artık okumayacağınız çıkartın evinizden; aldığınız bilgilere teşekkür edip sizi siz yapan, size yeniyi taşıyacaklara yer açın…

-Seyrettiğiniz ve bir daha seyretmeyeceğiniz tüm filmler hediye edin… Kalabalığı dağıtın ve yeniye hazırlanın.

-Etrafınızdaki insanlara dündürün yüzünüzü; artık alış verişinizin kalmadığı, sevgi dışında herhangi bir hisle yönetilen tüm özel ilişkilerinizle temiz temiz vedalaşın. Sadece sevgiden olan tüm ilişkilerinize bu zamanı ve enerjiyi yönlendirin ve böylece daha da çoğaltın…

-Giymediğiniz her eşyayı… Hediye edin bir mutlu olacak kişiye.

Ve bunu herşeye uygulayın bu günlerde…

Özellikle bu önümüzdeki üç günde…

Yer açın ve yerlerine ne koymak istediğinizin hayalini kurun bolca..

Sonra da mucizelere inanın…

Demedi demeyin.-))

Dedim….-))

Ve sarıldım bir de…

Banu

March 22nd, 2012

Niyet Denizine Dalmak…Serinlemek Sakince…

Korkuya girdiğim zamanları kabul ediyorum;korktuğum zaman bütün gün başımı kaldırmadan ,sadece bir omuzun rahatlığında ya da bir yastığın soğuğunda kalmak isteyen ve hiç kıpırdamak istemeyen yanımı görüyorum, seviyorum ,anlıyorum. Korktuğum her an kendime olan sevgime daha da sarılmayı, ne kadar korkarsam korkayım asla hareketimi kesmemeyi, tüm sevdiğim dostlarımdan ve yakınlarımdan merhamet değil destek isteyerek hareketsizliğime destek almaya ve korkuma rağmen ve korkumla yürüyerek korktuğum her ne ise içinden geçmeyi seçiyorum ve niyet ediyorum.

Yanlış algısına girdiğim ve yanlış yapmaktan çekindiğim için durmak istediğim zamanlarda beni bugünümün doğrularına yaptığım bir dünya yanlıştan öğrendiklerimin getirdiğini hatırlamaya, içinden geçemediğim ve kendimi çaresiz hissettiğim her yeni de bir çıkmaz yolu daha gördüğüm için ve çıkar yola daha da yakınlaştığım için kendimi takdir etmeye, yüreğimi daracağıma kendimi sevmeye ve cesaretimi onurlandırmayı hatırlamaya niyet ediyorum.

Kendimi güçsüz hissettiğim her anda kendimi dövüp,kendime kızıp, güçsüz tarafımı yargılayıp kendimi daha da yıpratacağıma, her o an geldiğinde bedenimi ve ruhumu dinleyip kendime dinlenmek için alan açmaya, daha yukarıdan bakabilmek için sorunu bir süre kenara bırakıp kendimi beslemeye, güçlendirmeye ve daha da çok ilgi göstermeye niyet ediyorum.

Zihnim beni sorularla boğduğunda, her cevap benim istediğim zamanlarda gelmediğinde onu salaklıkla itham edeceğime bu muhteşem sorulara ve sorgulamalara açılabildiği için ona şükran duymaya, merak ettiğim ve öğrenmek istediğim her şeyin cevabının ben onu ilk sorguladığımda bana doğru yol aldığını hatırlamaya, geliş süresince sabırda kalmaya ,geldiği zaman onu duyabilmeye ve çoook uzaktan gelen cevapları alabilmem için çooook ileri görüşlü olup çoook bir çok soruyu cook zaktan yakalayıp sorabiliyor olabilmem gerektiğini hatırlamaya ve bunun için şükranla dolmaya…niyet ediyorum….

Sevgisiz yaklaşan, saldıran, can yakmaya çalışan, hayatı zorlaştırmak için uğraşan, umarsız, özensiz her bireyin karşısında saf sevgimde kalabilmeye, maskeleri tanıyıp ardını hep görebilmeye, her bireyin özündeki saf sevgiye her saniye ve her an bağlanabilmeye, en sertlerinin karşısında en çok acıdan ve sevgisizlikten geçerek böyle olabildikleri gerçeğini bilerek özümü ve sevgimi onlardan esirgememeye, ama her asit kıvamındaki söz ve davranışlarının karşısında maskelerden çıkan en güçte olanların gücünde durabilmeye, o maskeleri gördüğümde yolumda takılmak yerine yoluma devam edebilme temizliğini içimde hep ve her an taşımaya, eğer olurda bir maskemi keşfedersem o muhteşem ruhların ve bedenlerin  sayesinde hemen ondan sıyrılıp özgürleşebilme cesareti ve keyfinde olmaya…niyet ediyorum…

Hayatta tüm seçimlerimi ve isteklerimi gerçek sayılanların gölgesinde ama asıl gerçekliklerin bilincinde her anımdaki benim en yüksek hayrına yapabilmeyi ve onların gerçekleşebilmesi için duygusal-zihinsel ve fiziksel yüzde yüzümle hep anda ve anın fırsatlarında kalmayı seçiyorum ve niyet ediyorum…

Hayatın içinde kanımla ve canımla ve tüm sevgimle sarmalandığım ilişklerimi yüzde yüzümle ve hep sevgimle yönetmeyi, sevdiklerimi asla ve hiç manipüle etmeden özgürce sevgimizi deneyimlemeyi, ilişkilerin temelinde her bilinçten ve hayattan büyümeyi sevgiyle temele oturtmayı ve en sevdiklerim üzerinden bana ulaşabilecek tüm manipulasyonlarımda en sevdiğimin hep ve önce özüm olması gerektiğini hatırlamayı ,buna göre davranmaya, hissetmeye ve yaşamaya niyet ediyorum…

Bu hayatın karşısında çaresiz kaldığım gerçekliklerde, ölüm ve özlem anında zamanın ve mekanın ötesinde sevdiklerime kalpten bağlı kalabilmeyi ve benimle geçirmeyi seçtikleri her an için şükranda kalabilecek güçte olmayı seçiyorum.

Aynaya baktığımda gördüğüme her gün ve her sefer ‘ seni seviyorum, bana deneyimlettiğin her şeyi seviyorum, senden gelen ve senin olan her seyi seviyorum, senin için her zaman ve her sekilde hep yüzde yüzümle burada olduğumu hiç unutmadan günlerimizi geçirelim’ diyerek yaşamaya devam etmeyi seçiyorum.

İçinde ve beraber yaşadığım evi, bedeni, işi, arkadaşları, ailemi mecburiyetlerden değil sevgiden ve tutkudan seçmeyi,yaşamayı, paylaşmayı seçiyorum. Birbirimize hizmetimiz bittiğinde sevgimize sarılarak her birini kendi yoluna uğurlayabilecek saf sevgide kalmaya niyet ediyorum.

Bugün…

Bu anda…

O an ne zamansa,o gün hangisi…

Parmaklarımın ucundan çıkan ruhumun her parçasına dokunan her gözü, maskeyi ve ruhu…Tüm iyi dileklerimle sarmalıyor ve sevgi, sabır, teslimiyet ve tutkunun hayatlarının her anına yoğunca yayılmasını temenni ediyorum…

Banu…

March 19th, 2012

Sinir mi Basıyormuş?

Garip zamanlardan geçiyoruz…

Sahte olan herşeyin yavaş yavaş düştüğü, sahte olan herşeye var gücüyle tutunmaya çalışan kişilerin de onlarla birlikte aşağıya doğru çekildiğe en kolay ve en hızlı şahit olduğumuz dönemlerdeyiz…

Dikkat edin etrafınıza; görmek için aranmayın, gördüklerinize bakın;bazı insanlar kızgın, nefret dolu, önüne gelene saldırmaya hazır, sorunları çözmek yerine söylenmeye odaklı, mutsuzluklarına, çaresizliklerine, acılarına, öfkelerine, kızgınlıklarına, yetersizlik duygularına sarınmış, onlara bunu her hatırlatan bireyi öldürmek ister halleri kendilerini yiyip bitiriyor…

Bazıları yapıyor-hiç durmadan yapıyor; daha iyi nasıl olabilirim, daha bollukta nasıl yaşayabilirim, daha çok sevgiyi nasıl hissedebilirim, hayatımı daha verimli nasıl yaşayabilirim, bugün olduğumdan daha iyiye doğru nasıl yol alabilirim, en yüksek potansiyelime nasıl ulaşabilirim, bunun için neler okumalı,neler yapmalı, kimlerle görüşmeliyim, canımı yakan herşeyin altındaki acıyı görüp nasıl şifalandirabilirim, ruhumu-zihnimi ve bedenimi en olumlu nasıl büyütebilirim diyor…Ve bunun  için çalışıyor, çaba sarf ediyor, emek veriyor, hayal ediyor, yanlış yapabilmeye kendini açıyor, öğrenme sürecine kendini teslim ediyor,yolda hergün büyüyor,başlangıçta çıkış noktası olmamasına ragmen kendini büyütme aşamasında olup da ona değen her bireye örnek oluyor, onların ona sinir olabilme ihtimalini sevgiyle kabul ediyor, değişmek isteyenlere ise bunun mümkün olduğunu gösteriyor… En önemlisi yaşıyor, tutkuyla yaşıyor, sevgiyle anda oluyor, kendine sevgi ve saygısıyla yoluna devam ediyor… Yaşarken hissettikleri en büyük ödülü olurken , o yetmiyormuş gibi başarının kabından içtiğinde –o neyse onun için- mutluluğun havuzunda keyif çatıyor… Kimin ne düşündüğünden umarsız, kendisiyle bir olmanın doygunluğunun tatmininde serinliyor…

Bu yolda gidenlerin en tutunmaması gerekenlerden biri etrafındaki kişilerin tepkisi; kemikleşmiş acıları ve öfkeleri taşıyan insanlar, hayatını korkuyla yönetmeye alışmış kişiler için bu çıldırtıcı bir duruma dönüşebiliyor çünkü…

Düşünsenize…

Mutsuzluk havuzunda ‘yapılmaz’, ‘imkansız’ , ‘ saçmalık’, diye bir ömür yüzdükleri sahte inanışlarının ‘ yapılabilir’, ‘ inanılabilir’, ‘ yaşanabilir’, ‘ mümkün’ olduğunu ilk gördüklerinde çıldırabiliyorlar….Tüm bunları yapabilien kişilerin onları bunu hatırlatır olması kaybetmiş olduklarını düşündükleri mutsuz geçen zamanların sebebiyle kendilerine duydukları öfkeyi bu insanlara yönlendirebiliyorlar…Ve çaresizce saldırıp, cığlıklar atıp, kendi egosal seslerinin yüksekliğiyle kalp seslerinin ‘ sen de yapabilirsin- biraz daha mutlu olabilirsin- kendi özgürlüğünü ve ışığını geri alabilirsin’ sesini duymamaya çalışıyorlar….

O anda o kişilere laf anlatmak gereksiz;öfke ve egonun sesinin esirinde birisi sakinleşene kadar duyamaz çünkü… Ayrıca ciddi bir zaman ve enerji kaybı… Sadece sevgide kalıp, özü onurlandırıp, sahte kimliklerle çatışmaktan uzak durmak en mantıklısı bu dönemde…

‘’ Ama ona yardım etmek istiyorum’’, ‘’ Ama onun potansiyelini biliyorum, onun da benim gibi mutlu olmasını istiyorum’’ sesleri gelmeye başlamışşa bir yerlerden o zaman bilin ki değişimi engellemeye çalışan bireysel ego konuşmaya, hatta kendini sizde de duyurmaya başlamıştır…

Yardım istemeyen hiç kimseye yardım edilemez…

Merhamet değil, yardım isteyen her bireye de kapı her zaman ve sonuna kadar açıktır aşıkların mevkisinde…

Hep büyümeye odaklı, hep özüne saygılı, hep kendini bilen ve bilmeye niyet etmiş , çaba koymuş sevenlerle dolu olması ümidiyle günümüzün…

Ve sevgiyle tabi ki….

Banu

March 16th, 2012

Maskeler….

Öz birşey… Kimlikler tamamen başka birşey…

Özünde tüm insanlar muhteşem bir tanrısallığın parçacığını taşıyorlar; bütünlük, keyif, coşku, mükemmellik, ben farkındalığının gücü ve herşey…

Kimliklerde ise ailenin öğretileri, içine doğulan zamanın kısıtlayıcıları, toplumun kuralları, zamansal öğretiler, tüm bunlara getirdiği doğru ve yanlış algılarının  sebep olduğu travmalar ve her şey…

Kişi öze uygun olmayan düşünce kalıplarını taşırken eylemlere ve yaşantılara yargılar oluşturmaya başlar,bu yargıların penceresinde yaşadığı olayları iyi ve kötü diye tanımlar. Kötü olarak adlandırdığı yaşantılar  ise ona kalıpların penceresinden kötü hissettiren deneyimlerdir. Yargıların yarattığı enerji alanındaki bu sıkışma kişinin yaşadığı deneyimlerden işine yarayan ve onu büyüten deneyimleri alıp işine yaramayan deneyimleri bırakmasını engeller-onlara sıkı sıkı sarılır;onlarla kendini tanımlamaya başlar… Ve bu düşürücü hisleri hayatında ve enerji alanında taşır olmak kişiyi bazen yavaş yavaş bazense çok daha hızlı güçsüzleştirir… Bu sefer de özün üzerine tabakalar yerleştirmeye başlar;korunma mekanizmaları…. Canı yanmasın, kötü hissetmesin , hissederse yeterli kadar gücü olmadığından başa çıkamayacağına dair inancıyla özünün üzerine katman katman giydiği bu sahte perdeler onu daha hissiz, daha duygusuz, daha saldırgan ve daha özden uzak hale getirirken  gözdeki feri de yavaş yavaş söndürür…

Öze uygun olmayan inançların dış dünyada kendini göstermesi kişinin o inançla ilgili olaylara sahte – özünün tepkilerinin tamamen dışında tavır ve tutum almasına sebep olur. Paranın zor kazanılacağına inanan kişi buna uygun tavır ve tutum içindeyken , para kolay kazanılır diyen kişi daha öğrenmeye açık davranır gibi… Güzel olduğuna inanan bir kadının oturması ve konuşması, kıyafet seçimi ve insanlara davranışı tamamen farklıyken , çirkin olduğuna inanan bir kadının halleri tamamen farklıdır; tüm bunlar da yetmiyormuş gibi altta kanayan bir yara gibi duran işe yaramayan inanç o konu hakkında kim konuşsa kişinin canını acıtır, havadan nem kapmasına sebep olur; farklı tepkiler vermesine ve ilişkilerini bu inançla şekillendirip kendini bu şekilde tanımlaması ve insanların onu bu şekilde tanımasına sebep olacak davranışlar ağını hayatına örmesiyle de son bulur….

Tavır ve tutum davranışlara dönüştükten sonra da artık yavaş yavaş bu davranışlar alışkanlığa dönüşür ve sahte kimilk artık kişinin toplum içindeki kimliği haline gelir.

Ben yetersizim, ben değersizim, insanlar kötü ve güvenilmez, ben yeteri kadar iyi- güzel- başarılı vs değilim, erkekler zalim, kadınlar anlaşılmaz, zengin insanlar duyarsız , yaşam adil değil , vs vs gibi kalıplar ve bu kalıplara inanmayı seçen bireyler de yavaş yavaş kendi potansiyellerinden uzaklaşırken tüm ilişkilerini bu sınırlayıcı ve özün muhteşemliğinden farklı şekilde yönetmeye başlarlar.

Özünde her bireyin muhteşemliğini görmek ve bilmek bu durumda iyi yönetilmesi gereken bir durum olmalıdır; kişi özünde saf sevgiyken onu görmeli onu bilmeli, yargısız ve derinden kişinin özü sevgiyle desteklenmeli ama sahte kimliklerle kurulan ilişkide kimliklerin özden önce ve yüksek sesle konuşabileceği gerçeği de  göz ardı edilmemelidir….

Bu ne demek?

Muhteşem bir ruh çok küçük yaşlarda yaşadığı ağır fiziksel şiddetin sonucunda kendini kapatmış, yaşadığı acılara dokunmamak için yarattığı sahte kimlikle bir tecavüzcüye, bir katile, bir işkenceciye dünüşmüş olabilir. Buna dünüşürken bir dünya alışkanlığı ve kendisine dair inançları derisi gibi zannederek üstüne giymiş olabilir. Burada yargıya girmeden özü görmek, ama mümkün olduğu kadar kimliklerinden uzak durmak gerekir. Kişi bu kimliklerin kendisini tanımladığına  ve o olduğuna inandığı sürece çünkü öldürmeye, tecavüz etmeye ,vs devam edecektir.

Bu örneği yaşamın içinde her şekilde büyütebiliriz; değersiz olduğuna inanan kişi ona değer verdiğinizde anlamaz, sizin salak olduğunuzu düşünebilir, kendine değer vermeyi bilmediğinden etrafına nasıl değer vereceğini bilemez, ona değersiz davranmanız için sizi zorlar, her söylediğiniz söz özünden önce üzerindeki zırha çarptığından içeri girmez, olur da girerse altta acı veren bir yara olduğundan – söz öze değil yaraya bastığından alınır, gücenir, kızar, öfkelenir ve kendince çığlıklar atmaya başlar….

Özden yayılan frekans ve titreşimler kişinin bağlanacağı yeri belirler; aynı aranan numaranın çalacağı telefonu belirlemesi gibi kişi de yaydığı titreşimle hayatına çektiği kişileri ve maddeleri ve olayları belirler. Bu da her birimizi bu kişilerle neden karşılaştığımız konusunda düşündürtmelidir.

Ama her zaman değil…

Apartmanın en üst katlarında yaşayan kişinin asansörde her katın sakinleriyle karşılaşabilmesi gibi enerji seviyesinin üst katlarında yaşayan kişi de hayat yolculuğunda her titreşimin insanlarıyla karşılaşabilir .Burada kişinin işi sorguyla değil ama saygıyla her karşılaştığı bireyi sarmalamak, selamlamak ama kendi katının huzurunu sahte kimliklerden arındırıp, onların gerçekliğinden uzak kendi gerçeğine sahip çıkmak olmalıdır.

Hep keyif ve coşkuyla sabahın huzuruna uyanma kişinin en büyük tutkusu, özünün güzelinde yaşamak maskelerden uzak kişinin kendine verdiği en büyük söz olmalıdır belki de farkındalığın en yükseklerinde…

Her bireyin özüne sonsuz hayranlık ve  Sevgimle,

Banu

March 1st, 2012

Özden Öze Sadece…

İnsanoğlu muazzam… İçinde barındırdığı her parçacıkla….

Potansiyeli başdöndürücü; yapabilecekleri, hissedebilecekleri, ortaya koyabilecekleriyle….

Her birey bambaşka; dünyaya getirdikleri ayrılıkları, başkalıkları, bir parçasının bile başka bir birey tarafından aynı olamayacak essizliğiyle…

Bir de korkular, tüm bu muazzamlığı perdeleyen acılar, hizmet etmeyen inanışlar ve davranış kalıpları üstüne binmiş bu muazzamlığın… Gerçek sanılan maskeler, yüze yapıştığına inanılan makyajlar; o kadar yüze sinmiş ki kişiyi bile kandıran bir sure sonra, kim olduğuna inandığı savaş boyaları rengarenk …

Onların yarattığı davranış alışkanlıkları; suçluluk duygusu derinde, saldırı yüzeyde, kaçış bir şekilde, acının içinde kaybolma histe  ve kirpiye dönüşmek bazen- yaklaşanı pişman etmeye yeltenmek .Değişimden kaçmanın , değişime izin vermeyen egonun küçük oyunları kendi içinde….

Yüzümüzün nefes almasının rahatlığı… Karşılaştırma bile kabul etmeyen ruhun nefes almasının rahatlığı ve ışığı…

Değer mi bunca emeğe?? Tüm bu temizliklere… ??

Ruhunun bir parçasını bir an bile yaşamış bir insan için cok gereksizdir bu soru…Herşeye değer onun için…Ondan daha değerli bir şey yoktur ya da…

Yaşamamış olanlar için ilk harekette inanç gerekir, emek gerekir, çaba gerekir, korkularla başa çıkmak için güç gerekir, kendi sandığından kendine gidebilmek için tutku ve aşk gerekir..Kendine once….

Ama olur… Bugün olmazsa yarın olur… Hep olur… Her başaramadım anından sonra- ya da ‘ben yapmadım o yaptı’ hissine girilen sahte- bir adım daha yaklaşılır öze… Ve elbet bir gün ulaşılır… Öyle ya da böyle… Ulaşılmadan gelen her ölümle bilmezler ki tekrar yaşanılır günde…

Ruhun kaynağından beslendiği bir gün olsun bugün…Her birimize…

Sevgimle,

February 7th, 2012

Sevgi Çimentosu

İnsan genel olarak beş ana kolon üzerinde ayakta duran bir yapı gibidir… Bu kolonlar ne kadar sağlam olursa o kadar sağlam olur hayatta; olan depremlerden , sarsıntılardan o kadar etkilenmez… O kadar huzurlu ve güvende devam eder hayatına….

Eşit ağırlık dağılımı olmalı bu kolonlara…. Yoksa birinden biri erken yıpranır… Ağırlık altında çöker… Çöktüğü zaman sarsar insanı… Yapılandırma sürecinde tekrar yorar… Baştan ağırlıkları dengede dağıtmak en mantıklısıdır ileriye yatırım amacıyla. Olası zorlukları baştan yapılandırmak ve sonrasında rahat etmek adına.

İlki bu kolonların içinde yaşadığımız evdir; içine girdiğinde ‘’Ohh evime geldim’’ hissi hakim olmalıdır kişinin hayatında.. ‘Evime geldim, ruhumu rahatça özgür bıraktığım yere, hiç birşey düşünmeden kendim olacağım yere…. Kimseye bir şey anlatmak zorunda olmadığım, kendimi özgürce ifade ettiğim, içinde barındırdığı her maddesinin beni huzurla sarmaladığı ve beni ifade ettiği, beni temsil ettiği, beni yansıttığı …. Yuvamdayım, seviyorum ve seviliyorum, huzurdayım ve güvendeyim, neysem oyum ve bununla mutluyum hissi vardır bu alan olması gerektiği şekilde inşa edildiğinde, yapılandırıldığında…

İkinci kolonda kendimizle ilişkimiz vardır; kendimi seviyorum, kendimi olduğum gibi kabul ediyorum, kendimi her gün besliyorum, tüm ihtiyaçlarımı karşılıyorum, daha huzurlu ve mutlu olmak için hergün elimden gelenin yüzde yüzünü yapıyorum, bedenime sahip çıkıyorum ve ona gereken ilgiyi ve sevgiyi gösteriyorum… Elimden gelen en iyi şekilde besleniyorum ; zihinsel-bedensel ve duygusal tüm ihtiyaçlarımı elimden gelen en iyi şekilde karşılamak için günümü dolduruyorum… Benden bu dünyada bir tane daha olmadığını biliyorum ve en yüksek potansiyelimi hayata taşımanın sorumluluğunu keyifle ve mutlulukla hayatımda alıyorum diyen bireylerin bu alanı tüm gücüyle ayaktadır…

Yaratıcı, üretici kısmımız vardır devamında… İşimiz, Var olanı maddi imkanlara dönüştürdüğümüz alan; ’’işimi seviyorum, her gün işe gittiğim için, böyle bir işim olduğu için şükranla hayata başlıyorum’’ dediğimiz alan… ‘’Kendimi yüzde yüzümle ifade edebiliyorum, bunun karşılığını maddi ve manevi en iyi şekilde alıyorum ve bu konuda kendimi geliştirmekten keyif alıyorum… İşim, kendimi ortaya koyuş şeklim, sonuçlarını görür olmak beni her gün hem daha çok heyecanlandırıyor hem her gün daha da keyiflendiriyor’’ dediğimiz alan…. Kendimizi ifade ediş şeklimizle , çalıştığımız saatlerin dışındaki saatleri de maddi ve manevi olarak huzur içinde geçirmemizi sağlayan kolon bu… İçinde kendimizden, çalıştığımız insanlardan, çalışma şeklimizden, çalışırken içinde olduğumuz ortamdan ve üzerimize giydiğimiz kostümlerden mutlu olduğumuz kolon…

Başka bir sutun ; kendimizi ne kadar kadın, ne kadar erkek hissettiğimiz alan…. Kendi cinsiyetimizi, tercihlerimizi doya doya yaşayabildiğimiz yer; kendi cinsimizden hoşlanıyorsak bunu rahat rahat yaşadığımız, karşı cinsten hoşlanıyorsak bunu özgürce ifade edebildiğimiz yer.  Kendimizi ne kadar kadın, ne kadar erkek hissediyoruz, zihinsel-bedensel-duygusal bu alanda ne kadar besleniyoruz, hoşlandığımız kişilerden ne kadar beslendiğimizi ve onları ne kadar beslediğimizi hissediyoruz?? Bedenimizle ve kendimizi onun üzerinden ifade edişimizle ne kadar barışık olduğumuz ve doyuma ulaştırır olmamız da bu kolonun sağlamlığını belirler….

Geriye kalan en temel kolon bunların dışında kendimiz ve duygusal alanda çekilme hissettiğimiz kişilerin dışında kalanlardır; temelde arkadaşlarımız, dostlarımız ve akrabalarımız…. Onların yanında ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Ne kadar sevdiğimizi ve sevildiğimizi hissediyoruz? Ne kadar destek aldığımız duygusundayız? Destek vermek için sevgiyle ne kadar alan tanınıyoruz?Onların yanında ne kadar özgürüz, ne kadar olduğumuz gibi kabul ediliyoruz ? İstediğimiz kadar paylaşıp , ne kadar keyifle gülenebiliyoruz???

Hepsine ayrı ayrı yirmi puan üzerinden bir puan vermemiz gerekirse ????

Kaç kolonumuz ayakta bizim acaba??

En ufak bir rüzgarda neden sallandığımızın bir açıklaması olabilir mi bir de böyle bakar olmak?

‘’En ufak bir sarsıntıda yere yapışıyorum’’ demelerimize bier açıklık getirir mi?

Hangi kolonu bir an once sağlamlaştırmamız gerekitğini biraz da olsa belli eder mi ya da?

Dimdik ayakta durduğumuz bir hayat olsun bizimkisi…

Hayat nereden eserse essin, nereden sallarsa sallasın keyifle ve sevgiyle keyfimizin devam ettiği… Edemediği zamanlarda sevilenlerle sarmalandığı, hemen ve anında sağlamlaştırıldığı, desteğin gücünün ve büyüsünün hayatımızda var olduğu ve yaşanmaktan keyif alındığı bir hayat olsun….

Sevgimle,

Banu

October 27th, 2011

Bitecek mi??

Bir yazı geldi bugün… Bir resim üzerinde bir yazı daha doğrusu;

‘’Tanıdığımız en güzel insanlar yenilgiyi tatmış, acı çekmiş, kayıplar yaşamış, mücadelenin içinden geçmiş ve derinlere indikten sonra kendi yolunu bulmuş kişilerdir. Onların bir minnet duygusu, bir duyarlılığı vardır ki bunu şefkatle, kibarlıkla ve en çok da sevgiyle hayatlarına aktarırlar… Güzel insanlar öyle birdenbire ortaya çıkmazlar’’ gibi bir şey söylüyor bire bir, kelime kelime böyle demese de…

Sanırım On sene önceydi, ruhumun renginin tuttuğu bir eğitmen bulmuştum kendime. İlk seminerimizden 20 gün sonra çevirmeni olarak yanındaydım, bir 20 gün sonra yine, bir 20 gün sonra yine… O sene neredeyse seminer odasından hiç çıkamadan onunla çalıştık; dağ başlarına gittik, deniz kenarlarına indik. Yaklaşık 500-600 vaka üzerinde çalışırken, ben onun yanında tüm olanı biteni izler, bir yandan onun Türkçesi olurken durmadan ağlıyordum; her çalışılan vakada bir yandan gözüm akıyor, bir yandan çeviriyor, bir yandan öğreniyor, bir yandan temizleniyordum… Üzerinde çalışılan her bireyin acısı benim bir parçamdı sanki; kaybedişler, yalanlar, hastalıklar, aldatmalar, korkular, kaçışlar, kabul etmemeler ve edilmeyişler, farklılıklar, kendini beğenmeyişler, acı vermeler, gücünü sahiplenmemeler… Her şey… Bedenimdeki suyun tuttuğu tüm hafıza onlarla çalışırken gözümden akıyordu sanki…

‘’Biliyordum’’ dedi bir gün… ’’Ama bu kadarını beklemiyordum… Bana insanlarla çalışırken, onların tacizleri, tecavüzleri, ölüm kayıpları, tüm bu acılarına bakarken nasıl bu kadar soğukkanlı olabildiğimi sormuştun bir gün… İşte böyle’’ dedi… ‘’ O acıları bilirliğimle, içinden kaybolarak da olsa sonunda  çıkmışlığımla, kişilere oradan çıkabilmeleri için kısa yolu göstermeme yardım ederken bunu yapabilmek için o acıların tamamen temizlenmiş olmasını gerektiriyor, yoksa onların içinde kaybolurum onlarla çalışırken… Ve şimdi… Senin eğitmenin olarak benim görevim tüm bu acılarından en temiz haliyle çıkmanı sağlamak; sadece tecrübesi ve hissi sende kalacak şekilde seni buradan çıkarmak…’’

‘’Bitecek mi?’’ dedim artık günlerdir durmayan gözümün yaşıyla… ‘’ bedenimi, ruhumu kemiren bu haksızlık, sevgisizlik, kızgınlık, anlayışsızlık, sevgisizlik, kırgınlık hissi bitecek mi ben onların arasında boğulmadan, ölmeden?’’

‘’Bitecek…’’ dedi… ‘’ Ve ondan sonra lezzetine doyum olmayacak… Acısı çıkınca sadece yol bilirliğin ve saf sevgin kalacak. Bitecek… Ve hayatının acılarla bölünmeyen, kızgınlıkla önüne set konulmamış saf kaynağına ulaşınca zenginliğinin tadına varırken ziyafet sofralarınla herkes doyacak, kendi sofralarının hayalini kuracak, yaratmak için gücünü toplayacak…’’

Şimdi ben çalışıyorum insanlarla… Şimdi ben duyuyorum bazen aynı sözleri..Şimdi biliyorum; geçiyormuş…Şimdi biliyorum her daim, her günün temizliği düzenli yapılmalıymış yine de, çalışmalar bitmiyormuş.-))

Acının içinden geçen insanın hep iki şansı vardır; ya kendi gördüğü zulmü başkasına da yapıp hırsını almak ister ya da kendine yapılmasını istediğini yaparak çarkı değiştirir… Nasıl zulmedeceğini çok iyi bilirken o… Sevgide kalmayı seçer tersi gerekmedikçe…

Aşağılanarak büyümüş kişilerin iki şansı vardır; ya bildiği ve eleştirdiği kişiye dönüşür ve dişine göre bulduğunu en güzel şekilde aşağılar kendi çok yaşamışlıyla, ya da… Kendine yapılmasını istediğini yapar aşağılama motifi gördüğü insanlarda; onları takdir eder, büyütür…

Acı çeken insanlar en net acı vermeyi bilenlerdir… Ama bir seçim vardır hep, acıyı en güzel şekilde şifalandırmayı da oradan geldikleri için en iyi onlar bilirler…

En çok acı çeken insan değildir o yüzden en iyi şifalandıran; acının içinden geçen, geçerken öğrenen, öğrendiğini tutan, işine yaramayan üzüntüyü, kızgınlığı, nefreti bedeninden, hislerinden atmayı bilendir acıyı gördüğünden şefkatle sarabilen…

Nefesle… Her gün geleni günde bırakmayı bilerek… Her günün acısını yarına taşımamaya azmederek… Baktığı gözün üzerine acıdan, nefretten perdeler çekip ışığını kesmeyeceğine, en yüksek potansiyelini elinden gelenin en iyisiyle yaşamaya niyet ederek güne uyanır kendini seven bedenler içindeki ruha yaşaması için açtığı alanda…

Bugün de bu nereden geldiyse..vardır bir sebebi…

Sarıldım..

Banu

October 19th, 2011

Neye Odaklanırsan Onu Büyütürsün

Dualite sistemini tam ortasında yaşıyoruz…

Bu ne demek?

Yaşadığımız her şeyin her zaman bir karşıtlığı var ve bunlar hep birbiriyle dengede olmak zorunda…

Yani…

Bu dünyada ne kadar güzellik varsa o kadar çirkinlik var, ne kadar şerefsiz insan varsa o kadar şerefli insan var, ne kadar kolay para kazanan insan varsa o kadar zor para kazanan insan var… Gibi…

Bu dünya da şiddet var… Aynı zamanda sevgi, destek…

Bu dünyada terör var… Aynı zamanda birlik ve bütünlük…

Bu dünyada… Gülümseyen mutlu yüzler var… Aynı zamanda gözünün yaşı hiç bitmeyen acı içinde yaşayan insanlar…

Bu dünyada açlar var… Kıtlık çekenler… Aynı oranda bolluk içinde yüzünler…

Ama hepsi hep zıtlıkta ve hep dengede…

Bu dünyanın dualite içindeki deneyimi bu şekilde, zıtlıklar üzerine…

Burada bizim dikkat etmemiz gereken ne? Yapmamız gereken? Farkında olmamız gereken?

Biz bu ikilik düzende bir yerde olmalıyız… Eğer bu dünyada var isek, yaşıyorsak, bu ikilik düzenin bir yerinde durmalıyız… Burada da nerde duracağımıza önce karar vermeliyiz…

 

BU söylediğimi net, söylediğim gibi duymanızı rica ediyorum sizden;

Dualitenin içinde zenginler olduğu kadar fakirler de olacak, aynı oranda… Düzen böyle… Ben hangi yarıda olmayı seçiyorum?

Mutlu olanlar olduğu kadar mutsuz olanlar da olacak?  Ben nerede olmayı seçiyorum?

Acılı olanlar kadar acısız olanlar da olacak? Ben nerde olmayı seçiyorum?

Gün içinde mutlu haberler de olacak, acılı haberler de…Ben hangisini alıp, içime çekip yaşamayı seçiyorum?

O kadar gazete okuyorsunuz, bu ikilik düzen varlığında hiç iyi haber duydunuz mu bir gazeteden, bir TV haberinden? Duyamazsınız… İnsanlar ne kadar mutsuz, ne kadar acı içinde o kadar güçsüz ve boyun eğer çünkü…

Neye odaklanırsanız onu büyütürsünüz… Neyi kınarsanız ona odaklanırsınız… Lanetlediğiniz şeyi aslında enerji olarak büyüttüğünüzden daha çok yaratıma destek verirsiniz, daha çok olmasına…

Parasızlıktan bahsedin… Daha çok parasız kalın… Elde olana şükredin, kalpten, her gün elinizdeki artsın…

Hastalıktan bahsedin her gün… Lanet edin… Artsın… Daha da hastalanın… Ya da olan sağlığınıza şükredin… Daha da, daha da sağlıklı bir yere geçin her gün…

Sisteme lanet edin her gün; zamlara, düzene, işleyişe, sonuçlarına… Daha beterleri olsun her gün; üçken beş, beşken on, onken 25 olsun, artarak çoğalsın… Ya da…  Susun şükredecek bir şey bulamazsanız ama hiç yoktan toplum bilincini pozitiften besleyemiyorsanız, negatife de yönlendirmeyin…

 Lütfen oyuna gelmeyin… Lütfen negatifi beslemeyin… Lütfen negatif yaratımlara bu bilinçle hiç yoktan kendi içinizde izin vermeyin… Toplum bilincinin ve toplum yaratımının acı parçası ve onun bir dişlisi olmayın…

Canınız acıdığında nefesle geçin içinden; iki zıt gerçeklikte neden o can acıtanın içinde olduğunuza bakın, eğer ordaysanız değiştirmek isteyip istemediğinize… Ama ne yapacaksanız, lanet okumadan, söylenmeden, eleştirdiğinizi beslemeden, olumsuz yaratımı kesip nefes alıp, olumlu yaratımlar için kafanızı topladığınız, kalbinizden konuştuğunuz yere gelin… Kendiniz için… Hepimiz için… Çocuklarımız ve içinde beraberce yaşadığımız gerçeklik için…

Sevgimle,

Banu

September 30th, 2011

Ama….Çok Komiiiiikkkk……….

Çok gülüyorum… Bazen katıla katıla gülüyorum, bazen çaktırmadan gülüyorum, bazen içim katılırken sert durmaya çalışarak gülüyorum, bazen… Gülüyorum işte…

Eskiden içimi acıtan şeylerdi şu an güldüklerimin birçoğu; gözlerimi dolduran, yanaklarımı ıslatan, kalbimi acıtan şeylerdi… Şimdi onlara tebessümle bakabilmeyi de seviyorum…

Neye mi bu kadar gülüyorum;

’’ Çocuğumuz için bitmiş evliliğimizi devam ettiriyoruz, onun için boşanmıyoruz ‘’ diye başlayan cümlelere…

Arkadaşlar… Ufacık çocukların üzerine bu kadar büyük yükleri atmaya utanmıyor musunuz?-)

Neden kısaca ve açıkça, ‘’Yemiyo biliyor musun, şimdi düzeni bozacaksın, hayata tekrar başlayacaksın, yeni bir ev, yeni bir eş, yeni bir hayat kuracaksın, ailelerle uğraşacaksın… ‘’ diye başlayabilecek cümleler varken çocukları bu işe alet ediyorsunuz? Gözünüz yemiyor, cesaret edemiyorsunuz…E tamam…Daha bırakmaya ve değişmeye hazır değilseniz..Onda da sorun yok…Öyle söyleyin ama..Kasmayın,kandırmayın…

Tabi daha kötü bir durum daha olabiliyor, daha komiği ya da; bu yalana gerçekten inanmış olabiliyorsunuz.-))O zaman size şöyle bir açıklık getireyim;

Çocuğun en olmaması gereken yer sevginin olmadığı ev ortamıdır; çocuk orda büyür, gelişir, uyur… Ve gelişimi için en önemli şey; ekmek sudan bile daha önemli bazen-Sevgidir… Onun olmadığı ortamda çocuğu büyütmek gelişimini baltalamaktır.

Çocuk her şeyi hisseder… Onun yanında hiçbir şey yokmuş gibi davrandığınızı iddia ettiğinizi çoğu zaman biliyorum ama tek öğrettiğiniz şey aslında o anlarda ‘’ Ne hissettiğini asla dışarı vurma, yalan söyle, en yakınlarının yanında, en yakınlarına bile’’dir…

Ve tabi ki çocuk sevgi, aşk, aile kalıbını sizden öğrenecektir, ailede kadın erkek kalıplarının yanında… Her nasıl davranıyorsanız ilerde onun aynısı ya da tam tersi olacak şekilde aslında ona yol gösteriyorsunuzdur… Ne güzeeelll………….-))

 

Başka neye gülüyorum… Ayıp olmasın diye aramalara, sormalara, ziyaretlere, konuşmalara…-))

İnsan kulağı konuşulanları duymak için eğitimli ve gelişmiştir… Karşınızdaki insanın ağzından çıkan her şeyi kulağınızla duyarsınız bu sebeple…

Ama bir de insan duyuları vardır… Genelde göğüs altından başlar ve kasıklara kadar devam eder… İşte karşınızdakinin his olarak ne dediğini de buradan duyarsınız… Bilirsiniz yani, seni seviyorum derken ne demek istiyor, hoş geldin derken hangi kafada dolanıyor.-)) Herkes bilir, içgüdüsel bilir… Tabi siz bilirken karşınızdaki de bilir…

Yine de… Öğretilmiş ya büyüklerimizden istemeden ziyaretler kabul edilir, ziyaretler yapılır, eğlenmeden eğleniyormuş gibi, üzülmemişken üzülmüş gibi, sevinilmesi gerekiyorsa mutluymuş gibi bir dünya gibilere bürünülür… En çok da onlar izlemek neşelidir..Neden mi…?

Aurası kıpkırmızı yanan öfkeli bir insanın seni görmekten ne kadar mutlu olduğunu söyler olması, kıskançlıktan delirmiş sapsarı bir aurada gülümseyen bir beden ve sarılmalar falan izlerken şenlik oluyor… Ama… Kişinin kendine de bir o kadar ciddi zarar veriyor… Neden mi?  Sıcak porselene ani buz gibi su koymak gibi… İki birbirinden çok farklı enerjiyle ilişkide bulunmak aura çatlaklarına sebebiyet verebiliyor… Onunda sonucu genelde çok hastalanma, sürekli halsizlik, çabuk yorulma, bağımlılığa meyil, agresiflik,  karaciğer ve böbrek sorunları bazen olarak kendini gösterebiliyor…

 

Bir de… İnsanlardan istediğini almak için zavallı numarası yapan muhteşem insanlar beni çok güldürüyor… Karşısındakinde acıma hissi uyandırıp onu evire çevire kullananlar… Tüm bunları yapış süreçleri, karşısındaki insanların bu oltaya geliş şekli…

Arkadaşlar, her ruh kendi deneyimine doğar… Hem de muhteşem bir güçle… Seçimler yapar… Ve acıma hissi o seçimlerin hiç birine saygı duymama halidir daha büyük bir resimde… Neyse…-))

Ve tabi ……….bir de ego tripleri var… En bayıldıklarımdan… Ego büyümek istemediğinde çıkardığı olaylar… Özellikle kendi gelişimiyle uğraşan insanların kendileri büyüdükçe egolarının da daha yaratıcı olmaya başlaması ve muhteşem kaçış hikâyeleri gelişimden…-))Şaka gibi… Dramalar yaratınla, ciddi ciddi konuşmalar falan…-))

Hep yaptık, hep yapacağız, daha eğlenceli tarafı da bu zaten; insanlığın ve insan olmanın sonuna kadar keyfini çıkarıyor olmamız…

Hepinize sarıldım…

Kendi kendime gülerek olduğum yerden…

Çok komik her şey çooookkk…-))

Banu

September 28th, 2011

Yukarıda Dalga Geçen Biri mi Var?

Seneler önceydi… Çok sıkıldığım, çok sıkıştığım bir dönemdi… Hayatımın yapıtaşı gibi gözükenlerini çıkarıp yerine istediklerimi, hayal ettiklerimi, onlar olmadan yaşayamayacağımı düşündüklerimi, düşündüğüm zaman bile kalbimi yerinden çıkaracak gibi gümbürdetenleri koymak için çaba veriyordum… Tabi tam bu arada eski düşüyor, artık bana hizmet etmeyecekler hayatımdan çıkıyor, hizmet edecekler de gelene kadar ki arada beyin sadece olumsuzlukları düşünmeye çalışıyordu. Canım benim…-)Parasızdım yani… İşsizdim… Gelen gidene yetmiyordu, eski ceplere dalıyordum lazım olur diye diktiğim.-))

Hani evden taşınırken varlık içinde bir yokluk çeker insan; her şeyi vardır ama paketlerdedir, neyin nerede olduğunu bile bilmiyordur, bilse de altı üstü doludur ulaşamıyordur… Onun gibiydi hissim… ‘’Her şeyim var, ama… Tam şu an, işimi değiştirmeye karar verdiğim şu an, onu değiştirmek istediğim için oradan iş gelmiyor, daha değiştiriyor olduğum için buradan iş gelmiyor… Biraz daha çalışmazsam delireceğim’’ Beynim böyle dönerken içimden dedim ki kendi kendime; ‘’Yıllarca kıçım yer görmeden çalışsam bile ağzımı açıp tek bir laf etmeyeceğim, asla söylenmeyeceğim, yeter ki çalışayım, çalışırken var oluyorum ben, lütfen böyle oturmayayım…’’

Her şey ondan sonra başladı…-)) Senelerdir, günde en az 12 saat çalışarak geçti günüm. Sözümü tutmaya özen gösterdim, çalıştığım saatlerden asla şikâyet etmemeye dikkat ettim, illa bir yorgunluktan bahsedeceksem bunu hep ev işlerine, sokak işlerine, vs ye bindirdim… Ama birkaç ay önce yine ağzımdan çıkanı kulağım duyduğunda ne yalan söyleyeyim, bir eyvah’ dedim;

’’Söyle ayaklarımı uzatıp günlerce yatmak, kimin ne yaptığını ve nasıl yaptığını düşünmemek, sırtım yerden kalkmadan, öylece rahat rahat yatmak istiyorum.’’

Yaaaa….Nasıl rahatım şimdi bir bilseniz; annem her an başımda, gözümün içine bakıyor, yardımcımız ne gerekiyorsa gün içinde onlarla koşturuyor, ben de sadece yatıyorum, yatıyorum, yatıyorum, ayaklarımı uzatmış şekilde, biraz davul gibi, biraz da ağrılı olsalar da.-)

Yine geçen gün bir öğrencim geldi ; ‘’ben ‘’ dedi ‘’bir ev, bir de araba istiyorum.’’

Peki… ‘’Bu kadar mı, bu mudur ?’’ diye sordum… Cevap hala aynı… Peki…

Birkaç hafta sonra geldi; suratında garip bir gülümseme; ‘’Ben hani bir ev bir araba istiyordum ya, oldu!! Geçen ay bir arkadaşım iflasını açıklamadan önce evini ve arabasını benim üzerime geçirdi, şimdi benim üzerimde gözüken hem bir evim, hem de bir arabam var… Ama bu durumda bir terslik yok mu??’’

Başka bir öğrencim geldi; ‘’ Banka hesabımda bu kadar para görmek istiyorum… Bunca yıllık çalışmadan sonra bunu hak ettim, vs,vs….-))

Yine geldi birkaç hafta sonra; suratında diğer öğrenciminkine benzer bir bakışla;’’ Banu, hesap defterime bakmak ister misin? Tam ama tam söylediğimiz rakam… Gördüm… Bir arkadaşımın yurt dışında hesabı olmadığı için benim hesabımda bekletiyor… Ama… Meraktayım, yukarıda biri var da bizimle dalga mı geçiyor?’’

 

Siz kendi içinizde temizliklerinizi yaptığınızda enerji akışınız hızlanmaya ve kolaylaşmaya başlar.

Temizlik nedir? Sizin enerjinizde blokaj yaratan duygusal travmalar olabilir, düşük titreşimli düşünce kalıplarıyla geçirdiğiniz uzun zamanlar olabilir, bedeninizde ki fiziksel hastalıklar ve yanlış beslenme sebebiyle oluşmuş engeller olabilir… Siz tüm bunlarla ilgilenip onları sisteminizden temizledikçe enerji seviyeniz yükselmeye başlar…

Bunu en iyi internet bağlantı hızıyla anlatabilirim sanırım. Bağlantı hızınız ne kadar iyiyse açtığınız sayfayı ekranda o kadar hızlı görürsünüz tüm canlılığıyla… Aynı şey gerçek hayat denen bu gerçeklik için de geçerlidir; bağlantı hızınız ne kadar iyiyse istediklerinizi hayatınızda o kadar hızlı görmeye başlarsınız…

Herkes arama çubuğuna ne yazdıysa onu görecektir ekranında… Ama bazen internet hızı o kadar yavaştır ki ekran açılana kadar ne yazdığınızı unutursunuz… Onun gibidir bazı insanların hayatları; o kadar tortulu zihinde, bedende ve duygusal alanda yaşarlar ki bataklık kıvamında ‘’hayatımdaki tüm bu berbatlıkları ben yaratmış olamam’’ deyip suçlayacak birini aramaya başlarlar ki bu onları bir de kurban durumuna soktuğundan daha da güçsüz kılar…

Diyeceğim odur ki;

Çok ilginç zamanlardan geçiyoruz….

Aynı internetin hayatımıza getirdiği kolaylık gibi, her şeye kolay erişebilir olduğumuz gibi, bizde internet yoksa bile odada otururken bağlanacak en az on bağlantı noktası bulduğumuz gibi…

Bilgiye ulaşmanın, hayata geçirmenin, gözümüzün önünde istediklerimizi görür olmanın, arzu ettiklerimizi yaşayabilir olmanın çok kolay olduğu zamanlardan geçiyoruz.

Ama evrenin olumlu ya da olumsuz algısı yoktur. O sadece sizin titreşiminizi alır ve o titreşime uygun her şeyi size sunmaya başlar. Asansörden o katta inmişsiniz gibi hep o katın görüntüleriyle, hisleriyle, insanlarıyla, zenginliğiyle yüz yüze gelirsiniz… Hastalıktan bahsediyorsanız etrafınız hastalıklarla, yokluktan bahsediyorsanız etrafınız yoklukla, anlayışsızlık-kavga –sevgisizlikten bahsediyorsanız etrafınız onlarla dolmaya başlar… Hissettiğiniz anda çünkü ineceğiniz katın düğmesine basmışsınız gibidir; yaşasın yani…-)

O sebeple dikkat etmek lazım..Neye mi?

*Ağzımızdan çıkan sözlere,

*Kalbimizden çıkan isteklerimize,

*Tüm seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz ve konuştuklarımıza,

* Beraber olduğumuz ve günü paylaştığımız insanlara,

*Zihinsel, bedensel ve duygusal temizliklerimize,

*Okuduklarımıza ve de tabi ki…

Ayrıca… Oldu da istemediğiniz bir şey yarattınız, hayatınıza çektiniz, söylenmek ve kendinizi kötü hissetmek yerine durumla lütfen dalga geçmeyi seçin… BU kadar yaratıcı olduğunuz için, aslında her şey bu kadar komik ve kolay olduğu için, bunu yarattıysanız bir kez daha yaratabileceğiniz için…

Sevgimle,

Banu

  • Son Eklenenler

  • Linkler

  • Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes